|
18 Mayıs 2012 Cuma
KARİKATÜR
Değer veren yoksa yakarım daha iyi!
Dükkanında birçok eski eser ve antika bulunduran Ressam Erdoğan Altürk, müzelerin ve sorumluların ilgisiz davranmasından dolayı, biriktirdiği eserlerin tamamını yakacak. Altürk, “Kernek’in tepesine çıkıp antikaların üstüne benzin dökeceğim ve eserlerin yanışını seyredeceğim” dedi.TUNCAY BALMalatya kültürünün yok olduğunu insanların sosyallikten çok ferdi davrandığını belirten ömrünün 50 yılını resme ve antikalara ayıran Erdoğan Altürk ile Malatya, sanat ve tarih üzerine konuştuk. “Eskiden buralar bağ bostandı” diyen Altürk, 60 yıl önceki Malatya’yı çok özlüyor. “Siyasi politikalar bizi tembelleştirdi” diyerek, Türkiye üzerinde oynanan oyunları da anlattı. Tuncay Bal: Erdoğan Altürk’ü kısaca tanıyabilir miyiz? Erdoğan Altürk: 1933 yılında Malatya’da doğdum. Sanat Okulu’nda okudum. Daha sonra da Bit Pazarı’nda bir dükkan açtım. Hep Almanya’ya gitme hayalim vardı. Bunun içinde Bit Pazarı’nda açtığım dükkanda elektronik alet tamir ederek para biriktirdim. Almanya’ya gidecek parayı biriktirdim derken, Almanya’dan güreş antrenörü olarak teklif aldım ve yasal yollardan Almanya’ya gittim. Orada çalışırken ayrıca resim ve antropoloji üzerine eğitim aldım. Daha sonra Malatya’ya geldiğimde kendi işimi yaptım ve sanayide dükkan açtım. Resim üzerine eğitim programları verdim. TV’lerde uzun yıllar program yaptım. “YÜZLERCE ÖĞRENCİYİ ÜNİVERSİTEYE YERLEŞTİRDİM” Sizi resim yapmaya iten özel bir neden var mıydı? Hayır. Resim için özel bir nedenim yoktu. Sanat Okulu’nda okuduğum için teknik resim yapmak mecburiydi. Kalem tutmayı falan buradan öğrendim. Avrupa’ya gidince de bu yönümü geliştirdim. Avrupa’daki eğitim çok farklı, Türkiye’deki gibi değil. Resim yapmayı hobi olarak gördüm. Ama sonra bunu meslek edindim. Her yıl ortalama 10 tane öğrenciyi üniversitelerin resim bölümlerine yerleştiriyorum. Şuan 200’e yakın öğrenci olmuştur. Ayrıca bu öğrencilere burs buluyorum. Öğrencinin gittiği yerdeki tanıdığım insanlara söylüyorum onlar da başka yerlere harcayacakları paraları öğrencilere burs olarak veriyorlar. Türkiye’nin yakın tarihini hatırlıyorsunuzdur, o zamanlar Türkiye ve hayat nasıldı Türkiye 1950’li yıllara kadar gittiği tempo ile şuan devam etseydi, bugün hiçbir ülke Türkiye’nin önünde duramazdı. İstiklal Harbi’nden yeni çıkmıştık, insanlarda bir milli şuur vardı, çalışma azmi vardı. Osmanlı, Türkiye’ye bir sanayi bırakmamıştı. Camdan sigara kağıdına, hayvan nalına kadar her şey Avrupa’dan geliyordu. Avrupa harbe girince gazyağı dahi gelmez oldu ülkeye. At nalı çivisi bile gelmiyordu. Bu çiviyi şimdikiler çok basit görüyor. Ama o zamanlar tüm taşıma hayvanlarla yapılırdı. NATO GELDİ, HAYAT BİTTİ! Malatya özeline gelirsek, Malatya’da hayat nasıldı? Malatya’da 1950’liler öncesi birçok fabrika vardı. Uçak tamir atölyesi vardı. Bu atölye 1950’de iptal edildi. Almanya’ya planör satıyorduk. Ama ta ki 1950’ye kadar. Türkiye NATO’ya girince atölyeler kapandı. NATO yardımları bizi tembelleştirdi. “Fabrika yapmaya gerek yok” dediler tüm fabrikaları kapattılar. Şeker bile Almanya’dan gelirdi. O şekeri dövüp toz haline getirir ve öyle satardık. 1950’de Malatya’daki uçak tamir atölyesi kaldırıldı. Atölyedeki 4 uçak da Sanat Okulu’na verildi. Uçaklardan bir tanesi şuan ki Atatürk Heykeli’nin olduğu yerde vardı. 30 Ağustos’larda o uçağın motoru çalıştırılır, resmi geçişler onun önünde yapılırdı. Her şey NATO’ya girmemizle başladı. Peynir bile bedava geldi NATO’dan. Bugünkü durumumuza bakınca pek iç açıcı olmayacağını söyleyebilirim. Çocukluğunuza ait Malatya izlerinden bahseder misiniz. O zamanlar Malatya Kültürü nasıldı? Çocukluğum Kırçuval ve İzzetiye mahallerinde geçti. Rahmetli Özal ile komşuyduk. Malatya 1960’lı yıllardan itibaren bir değişime girdi ve o dönemler şehir kültürü 1940’lı yılların öncesine gitti. Malatya’nın 1960’lardan sonra şehir kültürü kalmadı. Köyden şehre gelenler ne şehirli olabildi ne de köylü olabildi. Kendi köyünde mükemmel bir kültürü vardı ama o kültürü o köye ait bir kültürdü. Şehre gelince şehrin kültürüne adapte olamadı. Şehirde, şehir kültürüne ait olan insanları töhmet altına aldılar. Malatya’da o dönem 30 binin üzerinde göç gitti. Kültürlü ve Malatya’nın tahsilli, eğitim almış insanların hepsi gitti. O insanların yerine kasaba kültüründeki insanlar geldi hem kasabada yaşadı hem şehirde yaşadı. O insanlar iki cami arasında beynamaz yaşadı durdu. Ne şehirli olabildiler ne de köylü oldular. Köyüne uyum sağlayamayınca köyünde çiftçilikten, hayvancılıktan vazgeçti. Şehirciliğe bir nebze alışmaya çalıştı. “O ZAMANLAR ŞEHİRCİLİK KÜLTÜRÜ VARDI” Malatya’ya dair anılarınızdan bahseder misin, geçen bunca yılın ardından ne değişti? Bir mahallede beş tane kasaba oluştu. Bir apartmana bakıyorsun bilmem hangi köy apartmanı veya Pütürge apartmanı, Ağınlılar apartmanı bilmem nerenin apartmanı. O zamanlar böyle bir şey yoktu. Şehir iç içe girmişti imece olmuştu. O zamanlar Malatya ya göç yok muydu vardı. Ermeni işgalinden kaçıp buraya gelenler Malatya’ya gelmişti. Yüzlerce aile geldi. Ama bir Malatya oluşturdular bir şehircilik oluşturdular büyük bir aşkla çalıştılar. O zamanlar Malatya’da 9’un üzerinde sinema vardı. İnsanlar şimdi sadece Ayşe’nin, Mehmet’in, Ali’nin başından ne geçmiş diye merak ediyor artık. Bunlardan başka bir şey yok. O zamanki filmler de çok yaratıcı ve iyiydi ve de mahalledeki kişilerle arkadaşlarınla beraber sinemaya gidiyordun bir birliktelik oluşuyordu. Bir kaynaşma oluyordu. Ama şimdi TV var. Bir ferdileşme söz konusu. Kişi kendi dizisi başladığı zaman dua ediyor ki misafir gelmesin. Eğer misafirliğe de gidecekse de “Benim şimdi kendi dizim başlayacak onların da kendi dizisi var niye gideyim” diyor. Ne oluyor kapı komşusu ile arasında bir komşusu arasında kopukluk oluşuyor. Benim şuan içim kan ağlıyor. Eskiden herkes birbiriyle tanıştı. Ne bono kullanılırdı ne çek ne de senet. Esnaf tayfasının hepsi kravatlı ve fötr şapka takardı. O dönemin efendiliği neyse o icraat üzerinde dururdu. Müşterisiyle o şekil ilişki kurardı. Bugün Şire Pazarı’na gidin yüz esnaftan bir tanesinde etiket göremezsiniz. O vakit böyle değildi ki. Hiçbir esnaf mal satarken ağzında sigara ile müşterisi ile konuşamazdı. “BU GÜZELLİKLERDEN ESER KALMADI” Yardımlaşma ve dayanışma nasıldı? Ben bileyim ki senin evinde peynir yok hemen senin evine peynir getirirdim. Kığılı Ali bizim esnaf komşumuzdu. Babam, “Ali sizin mahalleye garipler gelmiş onların bir eksiği var mı, tamamladınız mı?” diye sorardı. Şimdi bu güzelliklerden bir tanesini bulabilir misiniz? “Aman üstü açık kalmasın, aman bir eksiği olmasın gider yedi kapıda Malatya’mızı söylerler” derdi babam. Şimdi biz o güzelliklerle büyüdük. Bunun yanında hürriyet vardı. Çocuk çocukluğunu yaşayabiliyordu. Bizim buradaki caddenin önünde dere vardı. Bu derenin başında da sonunda da yıkanabiliyorduk. Şimdiki çocuklara ve gençlere bakıyorum top oynayacak koşacak bir yerleri yok. Dükkanınızda çok sayıda antika eser var. Antika merakınız nereden geliyor? Antika merakım anılardan geliyor, o anılarla yaşadık. Eski bir radyoda eski bir şarkı dinlediğim zaman o günlere gidiyorum. Hatta resim yaparken onları çalarak resim yapıyorum. Antika ve eski eşyaları hurdalardan toplayıp tamir ediyorum. Bir de dükkânın önüne yazı astım “İçinde anı olan eşyaları atmayınız” diye. Nostaljik şeyleri getirin değerlendirelim diyorum. Hurdacılara vermeyin diyorum. Bundan başka taş plak arşivim var. Piyasada olmayan birçok taş plak ben de mevcut. “ALLAH BELANIZI VERSİN DEYİP YAKACAĞIM” Peki, bunca eseri ne yapacaksınız? Birilerine bırakmayı düşünüyor musunuz Kanayan bir yaraya parmak bastınız. Benden 4 sene önce 14 tane resim alındı müzeye konulmak için. 4 senedir mücadelede veriyordum “Benden aldığınız resimleri ne yaptınız?” diye. En son beni çağırdılar dediler ki: “Eserlerini bulduk. Müzeye hemen yerleştireceğiz” Orada oturanların hepsi “Nasıl olsa biz buraya girdik, sallayalım başımızı alalım maaşımızı” düşüncesindeler. Eğer öyle olmasa bu halkın elinde on binlerce eser var, benim dükkânımda onlarca eser var götürüp müzeye teslim ederim. Bunun için müzeye vermiyoruz. 4 senedir verdiğim resimlerin akıbetini öğrenmek için onlarca dilekçe yazdım. Bu eserleri Kernek’in tepesine götürüp benzini döküp, “Allah belanızı versin deyip” yakacağım. Burada tarihi gramofonlar, Selçuklu eserleri, antika eserler var. 1974’te dönemin müze müdürüne onlarca eser verdim. Bunların hepsini verdim ama verdiğim bir şeyin orada değerlendiğini görebilmeliyim. Bir eve bir kız vereceksin. Gittiğin yerde kızın değer bulamadığını görürsen o eve kızı verir misin? Ben öldükten sonra kime bırakacağım bunları? Müzeye mi bırakacağım? Benim 4 yıl önce verdiğim tabloların bu yıl neticesini alabildim nasıl vereyim müzeye? Yükleniyor...
Yorumlar yüklenirken lütfen bekleyiniz...
|