E-GAZETE
KARİKATÜR

Arguvan’dan Yeşilçam’a film gibi bir hayat

15 Ocak 2012, 13:10
 Oyuncu, şair ve yazar İlyas Salman, Malatya’dan Ankara’ya, oradan İstanbul’a hayatından ilginç kesitleri Malatya Yenigün Gazetesi’ne anlattı. İşte O’nun film gibi ama mütevazı hayatından kesitlerin birinci bölümü… ZEYNEP AKTAŞ İlyas Salman ile bir özel televizyon aracılığıyla bağlantı kurdum. Telefon numarasını arkadaştan alır…

Oyuncu, şair ve yazar İlyas Salman, Malatya’dan Ankara’ya, oradan İstanbul’a hayatından ilginç kesitleri Malatya Yenigün Gazetesi’ne anlattı. İşte O’nun film gibi ama mütevazı hayatından kesitlerin birinci bölümü…

ZEYNEP AKTAŞ

İlyas Salman ile bir özel televizyon aracılığıyla bağlantı kurdum. Telefon numarasını arkadaştan alır almaz hemen aradım. Öğlen saatleri civarıydı. Numarayı çevirdim. Bir iki defa çaldıktan sonra kulağımda İlyas Salman’ın sesini duyunca heyecanlandım. Bu da sanırım doğal bir reaksiyondu. Önce kendimi tanıttım. Malatya Yenigün Gazetesi’nden aradığımı söyledim. Sonra “Nasılsınız?” dedim. “Türkiye gibiyim kızım” dedi. Kendisine görüşme talebimi ilettim. Bana, “Eşim alışverişe çıktı. Randevularımı eşim ayarlıyor, ben aklımda tutamıyorum çünkü. Akşam 21:30’da tekrar ararsan sana kesin bir cevap verebilirim” dedi. Açıkçası 21:30’u tabiri caizse iple çektim. Tam 21:30’da tekrar aradım. Telefonun diğer ucunda İlyas Salman vardı. Yeniden kendimi tanıttıktan sonra, görüşmemiz için bir gün ve saat vermesi için ricada bulundum. Bana “Yarın saat 15.00’da müsaitsen görüşebiliriz” dedi. Ben hemen nerede buluşabiliriz diye sordum. Gayet içten ve samimi bir sesle “Ben dostlarımı evimde ağırlarım” dedi. Ve hemen ev adresini verdi. 

Bu benim için inanılmaz bir olaydı. İlyas Salman, hem benim görüşme talebimi kabul etmişti, hem de beni bir dostu olarak evinde misafir edeceğini söylemişti. 

Ertesi gün eşimi de yanıma alarak verdiği adrese gittik. Gayet mütevazı, içimizden biri olarak bizi eşi ile birlikte karşıladılar. Bizi çalışma odasına aldı. Odasının iki duvarı tavana kadar kitapla dolu. Birkaç A4 kâğıdı yerlerde. Bir şeyler karalanmış. Odanın bir köşesinde bir televizyon, hemen kapının yanında bir belgeç, bir oturma grubu ve iki kafeste iki muhabbet kuşu. Bizim sesimizi bastırmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Kendi eliyle bize hazırladığı çayı ikram ederken, benimle ilgili merak ettiklerini soruyor. Röportaj değil sohbet ortamı… O yüzden O anlatıyor biz dinliyoruz. Ara sıra biz de kendisine katılıyoruz. 

“DOĞUM TARİHİM BELLİ DEĞİL”

İlyas Salman: Doğum tarihimi vermeyeceğim. Çünkü yok öyle bir şey. 48’de mi doğdum, 49’da mı doğdum, 50’de mi doğdum belli değil. Ama kimliğimde 54 yazıyor. Benim adım doğumumda Sadık olarak konmuş. Kardeşimin adı İlyas. Amcam 5, 6 sene sonra nüfusa yazdırmaya gidince kardeşimin adını bana, benim adımı ona, onun doğum gününü bana benimkini ona yazmış. 

Kimdir İlyas Salman? Malatya, Arguvan ilçesi, Asar köyünde doğmuş, ismi cismi kimsenin umurunda olmayan biri. İlkokul birinci sınıfı köyde okudum. O da dokuz, on kilometre uzaklıktaki Ekter köyünde. Babamın da toprağı yoktu açıkçası. Üç ay bir kamyonda muavinlik yapıyordu. İstanbul’a gidip geliyordu. Yazında iki üç ay Adana’ya pamuk toplamaya giderlerdi annemle. Bizi dedem ve ebemiz büyüttü yedi sekiz yaşına kadar. Ondan sonra babam dedi ki “Toprağımız falan yok Malatya merkeze göç edelim, hem çocuklar okur hem ben de bir iş bulur çalışırım.”

“TAŞTEPE’DE SİMİT  SATIYORDUM”

- Kaç kardeşsiniz?

- Yaşasaydılar on bir kardeştik. Ama yedi tanesi öldü. Veremden, kızamıktan, menenjitten, boğmacadan, gripten gittiler. Yani yoksulluk hastalıklarından gittiler açıkçası. Dört sağlam kaldık. Bir kız üç erkek. Bir tanesi de çok sağlam sayılmaz da, çok kısa kaldı. Menenjit geçirdi. Tabi doktora götüremedik. Paraya ne kadar yakınsan doktora da o kadar yakınsındır. Malatya’da Taştepe diye bir semt var. Orada oturduk. Orası da tam köy. Beşiktaş diye bir fırın var, Saman Pazarı yakınında. O Beşiktaş fırınında elli, altmış tane simit alıyorum ya da Kürt böreği. Onları satıyorum. Çok severim Kürt böreğini. Satamadığımı da yiyordum. Ben Kürdün böreğini, gelinini, kişiliğini, tarihini, kültürünü severim de emperyalizmin aleti olduğu zaman sevmem. Türkün de aynısını tercih ederim açıkçası. Okuldan çıkınca da muhtar çakmaklarını kahvehane kahvehane dolaşır satardık. Mehmet Pala diye bir arkadaşım var. Onun babası inşaatlarda soğuk demircilik yapıyordu. Biz günde iki buçuk, üç lira yevmiyeyle soğuk demircilik yapardık. Ufak tefek hiçbir şey kaldıramayacak halimizle o işi yapardık yazları. Liseyi öyle bitirdim. Konservatuarı da yatılı okudum. Hem bir puan tutturmak zorundasın hem de yoksulluğunu belgelemek zorundasın. Bende ikisi de belgeliydi zaten. 

- Siz sanat adına bir çınarsınız. Hem de köklü bir çınarsınız.  Bu ülkede nadir yetişen değerlerdensiniz. 

- İşte o yüzdendir ki ağaçlar ve deliler ayakta ölür. Ve suçlular iktidarda ölür. 

Bir dakikalık bir sessizlik oluyor. Bu sessizliğe muhabbet kuşları da katılıyor. 

- Zaten sohbetimiz soru cevap şeklinde değil. Siz anlatın biz gereken yerde size katılırız.  Hatta ben bu arada bir soru yönelteyim. İstanbul’a okumak maksadıyla mı geldiniz?

MALATYA’DAN ANKARA’YA YOLCULUK…

- Hayır, ben okumak maksadıyla Ankara’ya gittim. Ankara devlet konservatuarı,  tiyatro bölümünü okudum. Malatya’dan çıkışım Ankara’ya oldu. Sonra İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda oyunculuğa başladım. Üsküdar’da başladım, bu 70’li yallardı tabi. Şehir Tiyatrosu’nda üç yıl kadar oynadım. Sonra Şan Tiyatrosu kuruldu. Egemen Bostancı tarafından kuruldu. Finans olarak da Erol Çınar destek oldu. Hürriyet’in sahibiydi o zamanlar. Onlar destek verdi. 

Şehir Tiyatrosu önce, Şan Tiyatrosu ve sinema üçü birlikte 90’ların sonuna kadar geldi. En son filmim Sarı Mersedes’ti. Ondan sonra Ankara Birlik Tiyatrosu’nda dört yıl kadar çalıştım. Lütfü Dinçerler. Sigaraya da onun için başladım. Polonyalı büyük bir yazar var. Bu Polonya’daki sosyalizmden hoşlanmıyor. Başka bir ülkeye yerleşiyor. Onun yazdığı bir oyun vardır. İki kişilik bir oyun… Biri bizim Aziz abinin (Aziz Nesin) dalga geçtiği aydın tiplerinden, yani düşüncesini halka ulaştıramayan, yarı aydın, çeyrek aydın, saray soytarısı der ya Aziz abi onlara, bir tanesi de bir işçi var, öyle sınıf bilinci olmayan, futbol, kadın, paradan başka bir şey düşünmeyen, otlakçı… Onu da ben oynuyorum. Aydın’ı da Lütfü oynuyor. Otlakçı, dünyadan bihaber, para biriktirecek, evi olacak, arabası olacak, köyün en güzel kızını alacak. Bütün dünyası onun üzerine kurulmuş. Zamparalık yapacak. Onu da ben oynuyorum. Ve iki saat oyun boyunca sekiz on sigara otlanıyordum. İzleyiciye de inandırıcı gelsin diye iştahlı içmek zorundasın. Eh hoşuma gitti. Daha sonra da devam ettim, şimdi günde iki pakete çıktı. Şimdi diyorlar ki ellisinden sonra neden sigaraya başladın. Ben de diyorum ki ölürken bir sebebim olsun. Öldüğümde, turp gibiydi, sapasağlamdı niye gitti demesinler.

Kahkahalar havada uçuşuyor. 

- Hocam, sizin tiyatro okuduğunuz dönemlerde bizim yörenin aileleri okumaya çok sıcak bakmazlardı. Hele bir de tiyatro okuyorsanız bu daha da zordu. Peki, sizin aileniz; babanız ya da anneniz bu duruma nasıl baktı?

3 BİN KİŞİDEN İLK 6 ARASINA GİRDİ

- Hiç kötü bakmadılar, hiç karşı çıkmadılar. Babam yalnız liseyi bitirdikten sonra “Oğlum ya öğretmen ol ya da polis ol” dedi. Çünkü o dönemde devlet memurluğunun bir ağırlığı, bir statüsü vardı. Yani Köroğlu’nun Çamlıbel’e, Bolu Dağ’ına sırtını yaslanması gibi. Halkımız da eğer sırtını devlete veriyorsan, karşıdan gelen bir gücü karşılamak gibi bir durumu olduğuna inanıyordu. Öyleydi de. Bir öğretmen, bir polis, bir devlet memuru Malatya’da o dönem ev alabiliyordu. Ya da kirasını ödeyebiliyordu, evine et girebiliyordu tanıdığım kadarıyla memurların. Onun için de babam ya polis ol ya öğretmen ol dedi. Ben babamın cebinden 30 lira para çaldım. Hilmi Özdurak diye bir arkadaşım vardı. O çalmadı, o babasından istedi. Ankara’ya geldik, konservatuar sınavına. 2 bin, 3 bin kişi giriyor. 6 kişi alınacak sadece. Konservatuar sınavına girdik. 6 kişi alınacak. Bizim pek fazla umudumuz yak ama… Ertesi gün bekledik, listede isimlere baktık. Ben kazanmışım, Hilmi Özdurak kazanamamış. Oturduk okulun merdivenine, Ankara Cebeci’de dört yol ağzında beraber ağladık; Hilmi kazanamamış diye. Şimdi Hilmi, Malatya Belediyesi’nde muhasebe bölümünde memur olarak çalışıyor. Hangi konumda olduğunu bilmiyorum ama muhasebede çalıştığını biliyorum. Sonra konservatuar, sonra politik nedenlerle bir oyundan atıldık. Geldik, Şehir Tiyatrosu’na girdik.

- Tiyatro merakınız nerden geliyor?

“OKULA GİTMEDEN OKUMA YAZMAYI ÖĞRENDİM”

- Ben okuma yazmayı okula gitmeden öğrendim. Bir Alevi köyünde doğduk, büyüdük. Dört buçuk yaşına geldik. Salman amcam askerde âli okulunda yirmi dokuz harfi öğrenmiş. Amcamın oğullarını, beni sekiye oturttu. Size okuma yazma öğreteceğim dedi. Bize yirmi dokuz harfi öğretti. Ondan sonra da bize Hz. Âli’nin kitabını verdiler. Amaç o. Merak, ilkokul dönemimde tüm piyeslerde ben oynardım.

- İlk sinema filminiz…

- İlk filmim Sultan. Türkan Şoray, Adile Naşit, Erdal Özyağcılar, Bulut Aras, Şener Şen gibi güçlü bir kadroyla oynadık. O filmden sonra aniden Ertem Eğilmez’den başrol teklifi aldım. O zaman bizim yazarlar kurulunda, Arzu Film’de, ben, Yavuz Turgul, Ertem Eğilmez, İhsan Yüce, Sadık Şemdil, hepimiz birlikte yazıyorduk filmleri. Çiçek Abbas, Banker Bilo, Sefil Bilo, komün halinde birlikte yazıyorduk. O bir ekoldü. Bir daha öyle bir kadro bir araya zor gelir. Yani bir Şener Şen’i, bir Kemal Sunal’ı, bir Adile Naşit, bir Münnür Özkul, Erdal Özyağcılar, Şevket Altuğ, Ayşen Guruda aynı ekolün aynı jenerasyonun sanatçıları olarak geldik. Yavaş yavaş da dünyamızı terk ediyoruz.

- Günümüzde biraz para kazanan İstanbul’un en lüks semtlerinde, boğaza karşı denize sıfır köşklerde ya da villalarda yaşıyorlar. Siz gördüğümüz kadarıyla mütevazı bir hayat sürdürüyorsunuz. 

“AHIRDA DA YATTIM, HİLTON’DA DA”

- Ben laf ola beri gele sosyalistlerden değilim. Zengin olmak gibi bir hevesim yok. Orta halli bir hayatı kabul ettim. Kazanmışım da. Şimdi kalkıp yoksulluk edebiyatı yapmayacağım. Evim var, yazlığım var, çocuklarımın evi, yazlıkları var, arabaları var. Villada oturacağıma sekiz katlı bir apartmanın dördüncü katında oturmayı tercih ediyorum. Ben Malatya Arguvan ilçesi Asar köyünde ahırda da yattım, Tokyo’ya gittim Valdor Pastorya’da da kaldım. New York’a gittim Hilton’da da kaldım, Kanada’ya gittim Holiday’da da kaldım. Bana desen ki ahır mı daha rahattı, yoksa o lüks oteller mi seçemem? Çünkü insanlar uyuduktan sonra duvarları göremiyor. Nerde yattığın değil, kiminle yattığın önem kazanıyor. 

Şimdi dünyanın yedi milyar nüfusu yoksulluktan bahsediyor. Zengini de yoksulluktan, yoksullu da yoksulluktan bahsediyor. Yoksulluk üzerine kuruluyor bütün edebiyatlar, sınıf çatışmaları, çelişmeleri bunun üzerine kuruluyor. Dünyanın yedi milyar insanı orta halli hayatı kabul etse çukurun dibinde kimse kalır mıydı? Yani öbür oyuncular boğazda villada oturmayı kabul eder ben hamal Vahap’ın oğlu İlyas Salman olarak orta halli, hiçte şikâyet etmeden iki yüz yıl da yaşasam orta halli hayatı sürdürecek kadar bir gelirim var. Yani bir yerden gelmiyor, akmıyor. 

PAYLAŞMAYI BİLSEYDİK HERKES DOYARDI

Ama ben gidiyorum gecelerden para kazanıyorum. Türk Solu’na yazıyorum, oradan alıyorum. Ara sıra bir film çıkıyor, orda bir karakter rolü oynuyorum, oradan alıyorum. Gayet de güzel yaşıyorum. Küçük Prens’in yazarı Saint Exuperi diyor ki “Dünyanın yoksulluğu çokluktan değil bokluktandır”. Eğer paylaşmayı bilseydik, değil yedi milyarı, dünya yedi yüz milyar insanı besler. Ve ben de paylaşmaya çalıştım. Aldığım payı da kabul ettim. Çok da rahat yaşıyorum. Ben burada komşularımı rahatsız ederim, onlar beni rahatsız ederler. Biz burada süpürgenin sapıyla vururuz tavana, onlar yukarda vururlar tabana. Benim hastam olur, arabamın benzini olmaz veya arabam olmaz komşuma beni hastaneye götür derim. O gelir söyler. Ben böyle yaşarım. Hepimiz kendimize birer fanus yapmışız asosyal, paylaşmayı bilmeyen bir halde yaşıyoruz. 

- Bize ilginç bir anınızı anlatır mısınız?

HABABAM SINIFI’NDAN ASKERE… 

- 1983 yılında İzmir Fuarı’nda Hababam Sınıfı’nı oynuyoruz. Hababam Sınıfı’nda da İnek Şaban’ı ben oynuyorum. Oraya gittiğimiz zaman bir takım sanatçı bozuntularıyla takışmalarım oldu. Kin tuttular. Benim üniversiteden tek dersim olduğunu, sürekli tecil ettiğimi öğrenmişler, tecil zamanımın da dolduğunu öğrenmişler. İhbar etmişler, asker kaçağı diye. Gelmişler İlyas Salman asker kaçağı götüreceğiz demişler, Egemen Bostancı’ya. O da, “İnek Şaban’ı oynuyor üç ay prova yaptık, başka birini hazırlayamayız. İnek Şaban olmadan da Hababam olmaz. Onun için bir ay bekleyin” demiş. Bana da söylemiyorlar. Haber vermiyorlar. Bir ay oynadık. En son oyunu oynadık. Çıktım kapıya baktım Gülser’le Devrim bir yanda (Gülser eşi, Devrim kızı) bordo bir polis arabası duruyor. Beni askere götürecekler. Ama askerden önce beni Karadeniz Ereğlisi’ne götürdüler. Bir konuşmamda devletin koltuk altını gıdıklamışım galiba. Gittik orada sorguya çektiler beni. Bir gece orda kaldım, ondan sonra Ankara’ya gittim. Ülkü Coşkun beni sorguladı. Ondan sonra serbest bırakıldım ve askere gittim.

Bize bir şiirinizi okur musunuz? 

Ve İlyas Salman gözlerini kapatarak yüreğinin derinliklerindeki nağmeyi muhabbet kuşları eşliğinde dile getiriyor.

Seni Sevmek

Seni sevmek balığı Urfa’da avlamaktır 

Balıklı gölde yasak olduğu için güzeldir 

Seni sevmek Munzur dağlarında kamalı keklik avıdır 

Hani keklikler yorulur da kara düşünce kalkamaz... 

 

Seni sevmek yedisinde bir sabinin günlük gelirine konmaktır 

Alaca şafakta çıkmıştır yola 

Simidinin yarısını satmıştır 

Yüreği küçülmüştür elleri büyüdükçe... 

 

Seni sevmek bir trencinin tren altında kalması gibidir 

Çığlığı düdük sesine 

Hasreti raylara takılı kalır... 

 

Seni sevmek kaşarlaşmış bir celladın kendini asması gibidir 

Asılı cesede bakıp ta hem ağlar hem güler ya 

Oysa bir avuç gözyaşıdır bedenini astıklarından arta kalan... 

 

Seni sevmek zordur güzelim 

Seni sevmek çelişkilidir 

Ölümle yaşamın kardeşçe birliğidir 

Ölünün mezarı görüp vazgeçmesi gibidir 

Buna rağmen seni sevmek güzeldir...

- Bu şiir üzerine daha ne konuşabiliriz ki. Diğer söyleyeceklerimizi ikinci buluşmamıza bırakıyorum. Ve bu güzel paylaşım için çok teşekkür ediyorum. 

- Ben teşekkür ederim. Görüşmek umuduyla. 

Yükleniyor...
Yorumlar yüklenirken lütfen bekleyiniz...